Konumuz aslında Suriye üzerinden Çerkesler ve son olaylar babında, yakın tarihsel örneklerle ABD politikalarının halklara ne getirdiği ile ilgili.

Özellikle son bir yılda bölgedeki gelişmelerde değişikliklerin nasıl da çabuk değiştiğini hep gördük. Bu değişikliklere göre siyasi durumu doğru okuyabilmek ve mümkünse doğru politika geliştirebilmek çok çok önem arz ediyor. Hatta bu anlamda bölgedeki gelişmeleri siyaset biliminin öğrenilmesi yolunda önemli dersler olarak da niteleyebiliriz. Özellikle büyük devletlerin projelerinin paydaşı olmanın ne demek olduğunu; örgüt, topluluk veya etnik grupların satranç tahtasının neresinde olduğunun cillop gibi örneklerini gösterdi, gösteriyor. Daha kötüsünü söylemek gerekirse binlerce insanın nasıl harcandığını, öldürüldüğünü, umutlarının nasıl karartıldığını ve nasıl kullanıldığını açıklıkla izliyoruz.

1967’de Arap-İsrail savaşı sırasında İsrail, Golan Tepeleri’ni ele geçirmişti. Bu tepelerdeki bir kısım yerleşim yerleri ve bazı bölgeleri topraklarına katmış, bazı bölgeleri BM denetimine bırakmıştı. 12 Çerkes köyü de işgal edilenler içindeydi. Daha sonra savaş mağduru Çerkeslerin bir bölümü “Tolstoy” Vakfı aracılığı ile Amerika’ya götürülmüştü. O zamanlar Suriye’de ve konjonktürel olarak bölgede Çerkesler şimdikinden daha fazla önem arz ediyordu. En azından Suriye Kürtlerinden daha önemli idiler. Amerika’nın amacı “eğit, donat, gönder” (eğit, donat, savaştır anlamında) şeklinde bir proje ile Çerkesleri kullanışlı bir aparat halinde değerlendirmekti. Hem Tolstoy Vakfı’nın amaçlarına uymaması, hem Amerika’nın Vietnam ile ciddi anlamda başının dertte olması ve başkaca nedenlerle bu projeyi hayata geçiremediler… Şimdilerde bu kuşağın ikinci neslinden bazıları ve başka elemanlarla, CIA’ya bağlı farklı dernek ve vakıflar aracılığı ile bu misyonu sadece Suriye için değil, Çerkeslerin bulunduğu her bölge için farklı metotlarla hayata geçirmeye çalışıyorlar. Önceki yazılarımda da söz ettiğim bu yapılara tekrar bir göz atalım:

ACPC (American Committee for Peace in the Caucasus)

Aslında iki adet ACPC var. Diğeri American Committee for Peace in Chechnya. İkisi de Kafkasya için. Ancak Çeçenler bu konuya daha çabuk ve fazlasıyla teşne olduklarından mıdır nedir, bir de Çeçenler için kurulmuş. Bu kurumlar eski ajanlardan, generallerden ve popüler neoconlar dediğimiz (Yeni Muhafazakarlar) insanlardan oluşuyor. 1999’da kurulmuşlar. Amerikan devleti tarafından desteklenen ve dünya çapında 300 civarında temsilciliği bulunan Freedom House ortaklığında kurulan bu kuruluşun yöneticileri; eski Amerika Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, eski Amerika Genelkurmay Başkanı Alexander High, eski kongre üyesi Stephen J. Solarz, eski Amerikan Büyükelçisi Max M. Kampelman ve onlarca neocon var. Meşhur Glen E. Howard, Poul Goble, Poul B. Henze, Richard Perle, Tatiana Yankelevich… Sinan Utku, Gulnar Koknar gibi Türkçe isimlerle birlikte 72 adet yönetici saydım… Bu yapının kurduğu ve birlikte çalıştığı diğer yapılar; ünlü Jamestown Vakfı, Radyo Liberty ve Freedom House olarak geçiyor.

Jamestown Vakfı’nı (Jamestown Foundation) CCI adlı Amerika’da çalışan bir Çerkes derneğinden de tanıyoruz. Her ne kadar bir gazetede onlarla çalıştığını inkar ettilerse de birlikte çalıştıklarını bildiğimiz, Türkiye’de bir federasyonları var. O federasyonla birlikte hareket eden kimi kurumlar da var. Ancak bunlar genellikle aynı kişiler olduğu için kurum kalabalığı oluşturuyorlarsa da sayısal olarak kalabalık sayılmazlar. Amerika’daki Çerkes derneği CCI’ın Başkanı Sn. Iyad Yogar ile yukarıda sözünü ettiğimiz federasyon başkanıyla —bir biçimde— aynı toplantıda bulunduğum ve ilişkilerini orada deklare ettikleri için biliyorum. Bunu belirtmemin sebebi, sözlerimin bir spekülasyon olmadığını ispat etmek içindir. O toplantıda bulunan kişilerin bazılarını ve çok sonraları benzer karakter gösteren kişileri gördüğüm için şu görüşümü de belirtmek gerektiğini düşünüyorum: Çerkeslik ve Çerkesler için bir şeyler yapmak isteyenlerin samimi olanlarının bir bölümü ne yazık ki çözüm veya doğru ilerleme konusunda net düşünceleri olmadığı için, en azından bağımsız kalmanın önemini fark etmedikleri için, Amerika gibi büyük bir gücün arkalarında olduğunu —doğru kelime belki de budur— hissettikleri için Amerika’dan gelen böylesi bir teklife en azından hoşgörüyle bakabiliyorlar. Elbette dünya çapında büyük bir gücü arkasında hissetmek, ulusal sorununu çözmede kişide büyük bir rahatlık ve özgüven oluşturabilir. Yine burada “hissetmek” ve “düşünmek” fiillerini ayırmak gerektiğini belirtmek istiyorum. Elbette aynı hissi “düşünen” insanlarımız da olabilir ve bu düşünceyi doğru bulabilir. İşte bu noktada, yazımın başında da belirttiğim gibi Amerika’nın projelerinin (veya bir başka büyük ülke —Rusya gibi de olur—) parçası olmak bir topluma nelere mal oluyor, aşağıda biraz daha ayrıntılandırmaya çalışacağım. Yine de belirtmek gerekir ki böylesi iş birliklerinde kişisel fayda sağlayan birilerinin olması kesinlikle olmak durumundadır. Bunu ben rakamlarla ispatlayamam; ancak kişisel olarak gördüğüm, hukukta “sebepsiz zenginleşme” şeklinde tabir edilen bir varlık artışının olduğu insanlar tanıyorum… Ama konumuz bu değil.

Amerikalıların son yıllarda Çerkeslerle ilgili başka bir fırsatı daha oldu; Ukrayna-Rusya savaşında birçok kişinin kafasını karıştırdılar. Polonya’da, Çekya’da, Türkiye’de, Hollanda’da birçok toplantı düzenlediler. Kimilerini öyle gaza getirdiler ki Rusya’ya karşı “CİHAD” ilan ettirdiler. Liberal görünen kimi Çerkesler birden cihatçı kesildi. Bazıları hafif çark etseler de içlerinde hala o kurt var ve başka kisveler altında sözüm ona “yeni yapılar”dan bahsedip sızıntı arayışındalar. Bu süreçte sürgünde hükümetten, adı güzel ve büyük “uluslararası” yapılar kurdular. Bunlar öylesi motivasyonlara sahipler ki bir biçimde Amerika’nın gözüne girebilmek için bazen birbirleriyle kavga da edip paye paylaşımı yapıyorlar ve bu uğurda çabalayıp duruyorlar… Belki de önlerindeki bir örnekten “Bal tutan parmağını yalar” sözünden güçlü bir motivasyon ediniyorlardır. Bu sözüm ona “Sürgünde Hükümet”lerden, “Konsey”lerden, “Komite”lerden, “…Meclis”lerden pek bir şey çıkmamışa benziyor. Bu sonuç onların dışında kalan kurtlulara umut oluyor. Aslında insanlarımız da bu yoğun gündem ve bölgesel karışıklıklardan o kadar yoruldu ki doğru bir önderlik arayışı içindeler. Onlar da sağlıklı ve doğru anlamda bir yapılanmanın olmasını istiyor, eksikliğini hissediyorlar. Toplumda da bu manada bir bekleyiş, bir umut olduğunu düşünüyorum.

Yukarıda sözünü ettiğim büyük bir ülkenin projesinin parçası olmak, birilerinin kuyruğuna takılmak sözü ile ilgili değerlendirmelere geçmek istiyorum:

Unutulmamalıdır ki diaspora Çerkesleri; kimliğini yitirmemek, dilini—kültürünü yitirmemek—koruyabilmek, anavatanından ayrı olmak, ulus olarak yok olmamak gibi handikapları olan bir etnik topluluk olarak yukarıda sözünü ettiğimiz tuzağa daha rahat düşecek şartlara haiz bir topluluktur. Bölgemizdeki Ermeniler, Süryaniler, Kürtler bu şartların çoğunu paylaşmaktadırlar. Bu nedenle Kürtlerle ilgili yaşanan acı tecrübelere kısaca değinmek istiyorum. Belki gerekli dersleri böyle daha kolay çıkarabiliriz.

— Kürtler 1946’da Kadı (Gazi) Muhammed ve Molla Mustafa Barzani önderliğinde İran’ın batısında bağımsız bir devlet kurdular. İran Şah’ı Amerika’dan yardım istedi ve Amerikan yardımıyla Şah “Mahabad Kürt Cumhuriyeti”ni ortadan kaldırdı. Cumhuriyet olmak, Kürt olmak, devlet olmak bölgede problemdi ve Kürt devleti 11 ay dayanabildi. Kadı (Gazi) Muhammed ve arkadaşları idam edildi. Molla Mustafa Barzani kaçıp 50 gün Ermenistan üzerinden yürüyerek canını zor kurtardı, Sovyetlere sığındı.

— Amerika devletinin ortadan kaldırılmasına yardım ettiği Kürt lider Molla Mustafa Barzani’yi silahlandırarak 1970’lerde Irak merkezi hükümetine karşı savaşmasını sağladı. Süreçte Saddam Hüseyin İran ile anlaşarak Kürtlerin bastırılmasını sağladı. Daha sonraları ağır kanser hastası olan Barzani’ye, tedavi olmak için gitmek istediği ABD’den vize verilmedi. Farklı yollardan, Meksika’dan falan ABD’ye girmek istedi, başaramadı. Uzun bir süre sonra Türkiye’nin yardımıyla vize alıp Amerika’ya gidebildi. Kısa süre sonra da orada öldü…

— Amerika Saddam’ı destekleyerek İran’a saldırttı. 1980–88 Irak–İran savaşında aynı Amerika Kürtleri destekleyerek Irak rejimine karşı savaştırdı. İran sırf Saddam karşıtı diyerek Kürtleri destekledi. Yine bu süreçte emperyal devletler Irak’a kimyasal silah verdi ve Irak onu Kürtlere karşı kullandı. İnsanlar Saddam’ın kimyasal kullanarak öldürdüğü ve sakat bıraktığı binlerce Kürdün resimlerini hala unutamadı!

— Dört devletin coğrafyasına dağılmış Kürtlere bölge ülkeleri, öteki ülke devletine karşı Kürtleri destekledi ama aynı zamanda kendi ülkesindeki Kürtlere baskı uyguladı.

— Amerika’nın sınırsız desteklediği İsrail, Kürt sorununun her zaman bir yerinde oldu. Bunda 150 bin kadar Kürt Yahudisinin İsrail’e yerleşmiş olmasının da etkileri vardır. M. Mustafa Barzani 1965 ve 1967’de iki defa İsrail’i ziyaret etti.

— 14 Şubat 1999’da CIA, APO’yu Kenya’nın başkenti Nairobi’den kaçırarak Türkiye’ye teslim etti.

— Amerika, APO’yu İngiltere ile birlikte Türkiye ile barıştırdı…

— 2017’de Irak Kürdistanı’nda referandum yapılmasını Amerika engelledi.

— SDG, Kürtlerin örgütü YPG ile birlikte Arap aşiretleri, Ermeniler, Süryaniler, bölge Çerkesleri, Nusayriler vb. ile oluşturulan geniş bir cepheydi. Amerika ile IŞİD’e karşı savaşma konusunda anlaşmalar yaptı. Çok ciddi miktarda silah ve askerî destek aldı. (IŞİD’in kuruluşu–kurucuları; SDG ve Kürtlerin Esad rejimi ile, Rusya ile anlaşma fırsatları —şimdi fırsat olarak değerlendirilebilir— ayrı değerlendirmedir; aynı zamanda son bir yılda SDG yönetiminin taktiksel yanlışlarına da burada girmiyorum.) Bu süreçte demokratik bir Suriye, çok milliyetli, her dilsel ve dinsel etnik grupların eşit haklarının sağlanması konularında oldukça olumlu ve iddialı söylemler geliştirildi. (Rojava Anayasası çok önemli bir belgedir.) Sonuç hepimizin bildiği gibi oldukça gerilemiş bir pozisyon söz konusu oldu. Henüz, her ne kadar son durum budur denebilecek noktada değilse de Suriye; ancak Amerika’nın bölge için en güvenilir görünen bağlaşık kurduğu yapının Amerikalılar tarafından satışını herkes gördü!

BURADA AMERİKALILARLA ÇALIŞAN ÇERKESLERE SESLENİYORUM:

Amerikalılarla çalışan Çerkesler, Amerika’nın Kürtlere yaptıklarını bir daha gözden geçirsinler… “Amerika devletlerle anlaşma yapar”, “Amerika ve büyük devletlerin dostları olmaz, çıkarları olur”, “Amerika’da şimdi Trump var, bu başka”, “Amerika teröristlerle anlaşma yapmaz”, “Amerika dostlarını satmaz”, “Amerika’nın çıkarları nerede varsa orada oluruz”, “Amerika adalet ve demokrasi getiriyor”… ve bunun gibi sözleri bir kenara bırakın. ABD parlamentolarından çıkardıkları yasaya göre terörist ilan edip başına ödül koyduğu adama; binlerle sayılan TIR’larla silah verdiği, uzun görüşmelerle oluşturulan SDG gibi Kürt, Arap aşiretleri, Ermeniler, Nusayriler, Çerkesler, Süryanilerden oluşan ve SDG olmasa bölgeyi neredeyse ele geçirecek olan bir yapıyı (IŞİD) yenen örgütü bir çırpıda sattı. Hem de terörist diye yıllarca peşinde koştuğu adama sattı. Kendi deyimleriyle SDG ile işleri bitti. Amerika’yla çalışan, onlarla çalışmanın yararlı olacağına inanan ve Amerika’sız sorunlarımız çözülemez diyenler bir daha bu olaylar nezdinde düşünüp karar versinler. Elbette Amerika’nın dünyanın dört bir yanında yaptığı zorbalık, yasa tanımazlık, uluslararası diplomasiye aykırılık, kışkırtıcılık yapıp savaşlar çıkarması, her türlü uluslararası anlaşmayı istediği zaman bozması ve benzeri eski–yeni emperyal dayatmalara burada değinmiyoruz. Sadece yanı başımızda, neredeyse içlerinde olduğumuz olaylarda yaptıklarından ders çıkarılmasının yararından söz ediyorum. ABD hiçbir zaman, hiçbir yerde “ulusal sorunu çözmekten yana” olmamıştır. Ulusal sorunlarımızla ilgili diasporada yapacaklarımız farklı, anavatanda ise daha farklıdır. Büyük güçlerin bize verebileceği cesaret ve destek ancak kendi asıl hedef ve projeleri gerçekleşene kadardır. O projelerde piyon olmak, harcanmayı peşinen kabul etmektir. Uluslararası arenada tanınır olmak, güçlü ve etkili örgütsel yapılara sahip olmakla mümkündür. Aynı zamanda uluslararası anlaşmalar ve sözleşmeler aracılığı ile aynı uluslararası sözleşmeleri yazan, kabul eden devletler, örgütler ve güçler önünde o hak ve talepleri güçlü bir şekilde savunabilmekle tanınır olabilir. Aynı hakları savunanlarla birlikte olarak, birlikte mücadele ederek kazanabiliriz. Anavatanda ise söz konusu ortak değerler ve talepleri aynı temeller üzerinde RF halklarının ortak mücadelesi ile elde etmek mümkündür. Bu manada dışarıdan gazel okumaktan çok, oradaki halkımız ve halkların ortaklaşmasıyla yürütülecek bir mücadeleye destek verebiliriz. Halkların haklarının budanmasının tekrar kazanılmasının yolu, yukarıda Kürtlerin örneğinde verdiğimiz gibi, önce Rusya Federasyonu’ndaki halkların ortaklaşacağı bir mücadeleden geçer. Ondan sonrasında bizlerin vereceği destek söz konusu olabilir. Yoksa Rusya’nın “Yeşil Kuşak”la, “Portakal Devrimleri”yle NATO’nun, ABD’nin, Batı’nın emperyal projelerinin parçası, piyonu olarak değil…

Salvador Allende’nin son sözleri bence unutulmamalı:
“GÜÇLÜLER VE BİZE ÜSTÜN GELECEKLER; ANCAK TOPLUMSAL DÖNÜŞÜMLERİ NE SUÇLA NE GÜÇLE BASTIRABİLİRLER. TARİH BİZİMDİR, TARİHİ TOPLUMLAR YAPAR.”

Son Davos toplantısında dünyanın en güçlü patronlarından BlackRock CEO’su Larry Fink:
“KAPİTALİZMİN SON BÜYÜK FACİASINA HAZIRLANIN”
dedi. Fink şöyle devam etti:
“Berlin Duvarı yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı ama bu para, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi. Bu kadar adaletsiz bir dağılımı hiçbir toplum uzun süre kaldıramaz, sonunda sistem çatırdar.” Görüldüğü gibi sistemin sahiplerinin Kürtlerin, Çerkeslerin, Süryanilerin… hakları değil dertleri. Bu haklar için kaygısı, derdi olanların sorunları üzerinden o halkları kullanmaktır!

27-01-2026
ÜMİT DUMAN